katmandu’da bir gün, bir gece

Sabaha karşı Tribhuvan Havaalanı’daydık…
Uyku sersemi karşılaştığımız aksilikler Nepal hakkında fazlasıyla ipucu vermekteydi. Bir takım formları doldurmamız söyleyen görevlilerden yardımcı olmalarını rica ettik. Bu taleplerimize karşılık bulamayınca da Türk işi mantığımızı kullanarak sorunumuzu çözüverdik. Böyle durumlara alışkın olmayan Avrupalılar ise birilerini birilerine şikayet etmekle uğraşıyordu. Onlardan önce havaalanından ayrıldık. Çok eski olmayan minibüsün içinde ilerlerken Nepal’de yaşanılan yoksulluğun gerçek boyutu gözlerimizin önündeydi. Katmandu caddelerinin soldan akan trafiğine, korna seslerine, motorlu ya da bisikletli rikşalara alışmaya çalışıyor, diğer yandan da rehberimizin Nepal hakkında anlattıklarına kulak veriyorduk: Güneyindeki Hindistan ile kuzeyindeki Çin’in Tibet bölgesinin arasına sıkışmış olan ülkenin nüfusu otuz milyona yaklaşmaktaymış, farklı etnik kimlikler taşıyan halkın çoğunluğu Hindu’ymuş, yükseklerde ise Tibet’ten geldiği varsayılan Budist’ler bulunmaktaymış, bu ülkede yaşayan insanlar inançları ya da etnik kimlikleri yüzünden birbirleriyle çatışmazlarmış…
“Size en önemli uyarım araç trafiğiyle ilgili olacak,” diyen rehberimiz Katmandu şehrinin tamamında iki ya da üç trafik lambasının bulunduğunu, geriye kalan kavşakların bir kısmını trafik polislerinin yönlendirdiğini, hatta çoğu kavşakta sürücülerin trafiğe yön verdiğini belirtti. Bu arada bir de uyarıda bulundu. “Burada sürekli korna çalarlar. Arkanızdan gelen bir korna sesi duyduğunuzda paniğe kapılarak ani bir refleks göstermeyin. Kornayı çalan yanınızdan nasıl geçeceğine karar vermiştir, yalnızca arkanızda olduğunu haber veriyordur. Sakince geriye dönerek bakın ve hangi tarafa yöneleceğinize karar verin.”
İkinci uyarısı ise gıdalarla ilgiliydi; açık gıdalardan kesinlikle uzak durmamızı, onay vermediği yerlerde yemek yememizi, musluktan akan sularda dişlerimizi bile fırçalamamamızı söylediği bir dizi öneri…
Bir köprüden geçerken konuyu değiştirerek parmaklarıyla bir yeri işaret etti. Hindistan’daki Ganj Nehri gibi kutsal olduğuna inanılan Bagmati Nehri’nin kıyısındaki Pashupatinath tapınağını gösteriyormuş. En önemli Hindu tapınaklarından birisi olduğunu, geleneklere göre ölen Hintlilerin burada yakıldığını, küllerinin kutsal nehrin sularına savrulduğunu, böylece günahlarından arındığını anlatıyordu. Bu arada yanan cesetlerin ağır kokusunu burnumda duyumsadım; ya da bana öyle geldi…
Bir gün sonra özgürce dolaşan maymunların, ziyaretçilerin yiyeceklerini, şapka ya da gözlüklerini çalabildiği Swayambu Tapınağı’na gidecekmişiz. Devamında Unesco tarafından kültür mirası olarak koruma altına alınan Durbar Square gezimiz olacakmış. Everest Ana Kamp’ına yapacağımız trekkinginden geriye döndükten sonra da dünyanın en büyük Budist tapınağı olarak bilinen Bouddhanth’ı gezecekmişiz…
İki yıldızlı otelimizin dağcılık malzemelerinin satıldığı Thamel Mahallesi’ndeydi. Muhteşem olmasını beklemiyordum ama düşündüğümden daha kötüydü. Bir yerlere dokunmamaya çalışarak eşyalarımı yerleştirdim. Kahvaltı sırasında deterjan kullanılmadan bulaşıkların yıkandığını duymak ise hiç hoşuma gitmedi. Eksik trekking malzemelerimizi tamamlamak için bizleri serbest bırakacağını söyleyen rehberimiz, alışveriş sırasında sıkı sıkıya pazarlık yapmamızı tembihledi. Uzun uçak yolculuğu sonrasında dilini bilmediğim, yazılarını okuyamadığım, paralarını tanıyamadığım, hem benim gibi, hem de benden çok farklı insanların arasındaydık. Bir ara oda arkadaşımla dolaşırken karşımızdan gelen Budist rahibi bize gülümsedi. Biz de karşılık verdik. Elindeki papatyayı gülümseyerek bize uzattı. Biz gülümsemeye devam ediyorduk. Elini yüzümüze doğru uzatarak parmağındaki kırmızı boyayı anlımıza sürdü, dualar ederek başımıza birer sarıpapatya koydu.
“Namaste,” diye teşekkür ederek yanından ayrılmak istedik.
Bu kez de elini açarak para istedi. Bu bir dilencilik miydi? Yoksa bir tür ibadet mi? Bir miktar para vererek anlımızdaki boyalarla yolumuza devam ettik. Bilmediğiniz bir kültürün içindeyseniz, ne zaman ve nasıl bir sürprizle karşılaşacağınızı anlayamıyorsunuz. Her an kandırılabilirmişiz korkusuyla Thamel Mahallesi’nde dolaşırken her gördüğümüzün fiyatını sorup, çoğu zaman pazarlığa tutuşup, pazarlıkta anlaşsak da, anlaşmasak da, daha iyisini ya da daha ucuzunu buluruz umuduyla dolanıp durduk. Çok sık birbirimizle karşılaşıyor, ne aldığını ve kaç para ödediğini öğrenmeye çalışıyorduk.
Kaz tüyü montunu göstererek “1.800 Rupi,” diyordu.
“Orijinal mi?”
“Orijinalimsi…”
Gülüşmeler arasında kaç paradan söz ettiğimizi anlamaya çalışıyorduk; 70 Rupi 1 Amerikan Doları, 1 Amerikan Doları 1,55 Türk Lirası ediyorsa, 1.800 Rupinin kaç Türk Lirası ettiğini buyurun hesaplayın…
İlk başlarda her kafadan bir ses çıkarken ve herkes kendince birbirinden farklı çapraz kur hesapları yapmaya çalışırken, soruyu sorduğunuz kişi daha da kafanızın karışmasına neden oluyordu.
“Ben 1.400 Rupiye termos almıştım, 20 dolara denk geliyordu, o da yirmi dolardan biraz fazla ediyordur.”
“Pazarlık etsem biraz daha düşer mi?”
Bize pazarlık etmeden alışveriş yapmamamız tembihlendiği için sonuna kadar fiyatları zorladığımızı söylemeye gerek yok. Günün sonuna yaklaştığımızda gereğinden fazla abarttığımızı anladık. Örneğin trekking batonlarını 1.000 Rupiye bulmuş ve daha aşağıya çekmeye çalışmıştık. 900 Rupi olması için söylemediğimiz kelime kalmamıştı. Yarım saat sonra 950 Rupiye anlaştık. O kadar zamanımızı yarım lira için tüketmiştik; üstelik o fiyata baton bulabilmek için kim bilir ne kadar daha zaman öldürmüşüzdür. Bu arada bizi böyle bir komikliğe iten nedenleri de ortaya koymalıyım.
Bir litrelik pet su şişesinin “Kaç para?” olduğunu soruyorsunuz.
Karşınızdaki Nepallinin nasıl bir yanıt vereceği hiçbir biçimde aklınıza getiremezsiniz.
“Sen kaç para verirsin?”
Bir litrelik pet su şişesi için böyle bir konuşma yaşanılıyorsa, diğer malzemelerimizi alırken yaşadıklarımızı hayal gücünüze bırakıyorum.
Akşam yemeğinde herkes yediğinden memnundu. Kimi pizza, kimi makarna yerken, ben biraz daha yöresel bir seçim yaparak Nepali Platter yemeği tercih ettim. Tabağımda dört çeşit yiyecek konulmuştu; ikisi kuşyemine benziyordu, üçüncüsünün yağda kavrulmuş baharatlı fıstık olduğunu anladım, dördüncüsü ise kurutulmuş ve baharatlı bir yağda kavrulmuş et olmalıydı; iki küçük parça da baharatlı yufka ekmeği vardı; ayrıca da yemeğimin yanına soğuk bir Everest Birası…
Yemek sırasında beş yüz yıl önce Tibet’ten göç ederek Everest’in eteklerinde yaşamlarını sürdüren Şerpalar konuşuluyordu. Bu küçük insan topluluğu yükseklerde yaşamaya alışkın olmaları, az oksijenle yetinebilmeleri, güçlü oldukları için fazlasıyla yük taşıyabilmeleri ve soğuğa dayanıklı olmaları nedeniyle dağcıların vazgeçilmez yardımcılarına dönüşmüşler; tırmanış sırasında çadırlarını Serpalar kuruyor, üst kamplara götürülecek yüklerini taşıyor, yemeklerini hazırlıyor, rotalarını, güvenlik araç ve gereçlerini, iplerini, boltlarını onlar döşüyormuş. Bu nedenle son elli yıldır Nepal’deki yüksek zirvelere tırmanan dağcıların başarılarına çok fazla katkıları olmuş…
Birçoğumuzun Katmandu’daki gece hayatını da merak ediyorduk. Yemekten sonra Thamel Mahallesi’nde dolaşmaya başladık. Eğlence mekanlarındaki müziklerin sokaklara taşması kafamızdaki sorulara yanıt oldu. Birçok yabancı da bizim gibi sokaklardaydı. Herkes kısıtlı zaman geçireceği Katmandu’da gecesini renklendirmenin uğraşındaydı. Bir arkadaşımla yürürken gördüğümüz mekanlardan hangisinin daha eğlenceli olabileceğini konuşuyorduk.
“Tom ve Jerry Bar’a gidin, buraların en iyisi orasıdır,” diye arkamızdan bir ses geldi.
Geriye döndüğümüzde peşimizde yürüyen iriyarı bir Türk bize gülümsedi. Yurtdışında beklenmedik bir anda karşıma çıkan Türklere alışık olduğumdan çok şaşırmadım. Yine de bu kadar çabuk olmasını beklemiyordum. Kısa bir sohbet sonrasında referans verdiği bara girdik. Bu arada Thamel sokaklarında çok fazla uyuşturucu satıcısının olduğuna ve aynı biçimde cinselliğin de pazarlandığına tanık olmuştuk.
“Smoke?”
“Layd?”
Bir dolarla evini geçindiren insanların ülkesinde gördüklerimiz normal sayılabilirdi. Anormal olan ise hırsızlık ya da kapkaç gibi adi suçların nadiren yaşandığı, daha da anormal olanı Nepallılar birbirleriyle kavga etmediği, birbirlerine bağırıp çağırmadıkları, sorunlarını gülümseyerek çözdüklerinin söylenmesiydi. Şehir merkezinde karşılaştığımız keşmekeşliğin, korna seslerinin, toz ve pisliğin içinde barış içinde yaşanılabildiğine pek inanmak istemedim. Yine de Katmandu’nun bir gününü ve bir gecesini yaşamıştım. Bu zaman boyunca Amerikan Büyükelçiliği’nin önünde otomatik silahlarıyla nöbet tutan Amerikalı askerlerin dışında silahlı kimseyle karşılaşmadım…
Silah olmadan Nepal gibi bir ülkede adalet sağlanabiliyorsa bundan ders çıkarmasını bilmek lazım…

 

Categories: