Kibrit Kutusu

Adı: Kibrit Kutusu
Türü: Roman
Yayın Yılı: 2008
Yayınevi: Pentagram Yayınevi
Sayfa Sayısı: 272
Boyut: 14 x 20 cm
Kağıt: İthal Kağıt
Kapak: Karton Kapak
Dili: Türkçe
ISBN:

KAPAK ARKASI
Tüm geçmişinizin bir ‘Kibrit Kutusu’na sıkıştığını düşünün!
Hepimizin iyi ya da kötü bir geçmişi vardır; belki çok sıradandır, belki heyecanlarla doludur; belki şöyle, belki böyle…
Beklenmedik bir zamanda tüm geçmişinizin silindiğini düşünün; çocukluğunuzun, gençliğinizin, işinizin, ailenizin, dostlarınızın, düşmanlarınızın..
Ve kendi kendinizin detektifi olarak silinen geçmişinizin peşine düştüğünüzü düşünün…
Zor iş!… Büyük bir macera!…
Bu maceranızda karşınıza çıkan ‘Kibrit Kutusu’nun içinde ne olduğuna bakmaya hazır mısınız?

ROMANDAN ALINTILAR
Hastanede yaşananları beyaz perdedeki bir sinema filmi gibi izliyordum Başrolünü benim oynadığım filmin tek seyircisiydim. Filmin görüntüleri ile gerçek yaşam arasında gidip gelebildiğim halde izlediğim görüntülere yön veremiyordum…
İç içe geçmiş gariplikler zincirinin bir türlü sonu gelmiyordu; yaşamın içinde olduğumu biliyordum ama yaşadığımın gerçeğini kimselere kanıtlayamıyordum…
Ben gerçeğin parçasıydım!
Benim dışımdakiler de gerçekti!
Ben ve benim dışımdakiler bir arada geldiğimizde, hepimiz gerçekdışı oluyorduk; ya da gerçeküstü; ya da gerçek altı; ya da gerçeklerin bir kenarı; ya da gerçeklerden farklı başka bir şey…
***
Bir başka hastane görevlisi, «Neyi özelmiş?» diye sordu.
«Bunların içi de dışı gibi kromla kaplı.» diyerek, morgların özelliklerini anlatmaya başladı. «Arasında poliüretan izolasyon malzemesi var. Elektronik defrost kontrollü. Defrost sistematik olarak buzları erittiğinden, içerinin soğukluğu hiç değişmiyor. İç aydınlatmalı…»
Bir hastane görevlisi, «İçerideki ölü ışığı ne yapsın?» diye konuşunca, diğerlerinin bir kısmı yeniden güldü.
«Öyle deme. Kapak açılınca o göz aydınlanıyor, kapanınca sönüyor. Son model elektronik sistem! Hem bu üçünün iç hacmi diğerlerinden çok geniş, kapağın iç ölçüsü doksana doksan, en şişmanı bile rahatlıkla içine girebiliyor. Sen bile sığarsın yani.» dediği sırada, en sondaki morg ünitesinin birinin kapağını açarak iç ünitesini dışarı doğru çekti. «Ray mekanizması da mükemmel. Sedyenin üçte ikisi dışarıya çıktığı halde dengesi bozulmuyor. Esnemiyor. Gerektiğinde bu sedyenin üstünde otopsi yapmak da mümkün. Gerçi otopsi masası ayrı ama burada da olur yani.»
Hastane görevlilerinden bir başkası «Öyle güzel anlatıyorsun ki, insanın ölesi geliyor.» dedi.
Diğerleri gülüştü.
Ben de gülümsedim.
***
Keskin bir alkol kokusu alıyordum. Beni son yolculuğuma uğurlamak için üşenmeden mezarlıktaki camiye kadar gelenlerin arasında bir alkolik vardı; içmeye sabahtan başlamış olmalıydı. İlkin garibime gitti. Biraz düşündükten sonra o kadar da garip olmadığına karar verdim. Bu cemaatin arasında kim bilir ne garip insanlar vardı; bir vatan haini, bir kanun kaçağı, bir mafya lideri; en azından koyu renk takım elbiselilerle doluydu etrafımız; daha ne olsun!…
***
Ayakkabısının topuğu kırılmış yaşlı ve çirkin hayat kadınının sokağa girişi, kendi kendine mırıldanarak yürüyüşü, bu komikliği gören bir profesyonel eşcinselin laf atması, umursamadan geçip giden kadının el hareketleri, onu takip eden hastalıklı bir tip, bir esrarkeş, bir it, bir uğursuz, birkaç kez sokaktan gelip geçen ekip arabasındaki uykulu polisler…
Sokak lambaları yanmayan, izbe ve dar İstanbul sokağındaki yaşam oldukça alışılmışın dışındaydı; ya da alışılmış olan böyle bir İstanbul’du…
***
Bir ara onların arasında dolandım. İç gıcıklayıcı çorap giymiş genç kızlardan biri hem ağlıyor, hem babasının arkadaşı olduğu anlaşılan bir tanıdığının kendisine dokunmasından zevk alıyordu. Abartmıyorum. Bir an leğen kemiğinden tutarak kendine çekişine bile tanık oldum. Bir anlık hareketti ama gerçekti. Belki doyuma ulaşmak için yapılmamıştı. Belki de “Nasıl uyarıldığımı hissettin mi?” demeye gelen kısacık mesajdı. Kız hissettiğini göstermek istercesine gözyaşları arasında gülümsedi. Cenaze töreninden sonra peşlerine takılarak, gülümsemenin zevk dolu çığlıklara dönüşmesini izlemek vardı. Röntgencilik yapmaktan daha önemli işlerim olduğu için bugünkü programımı bozmak istemedim. En kısa zamanda geçmişimin ayrıntılarına ulaşmalıydım.
Yarını olmayan birinin geçmişini araması ne garip!
***
Afişin ortasında çok sevimli bir prezervatif vardı. Animasyon değildi. O sevimliliğe getirilen prezervatifin fotoğrafı çekilmiş ve bilgisayar ortamında belli belirsiz gözleri eklenmişti. Ağız kısmı katlanma yerinden kendi kendine ortaya çıkmıştı. Sanki kulakları da var gibiydi. Afişin zeminindeki “İçime gir!” yazısı, defalarca farklı yazı karakterleriyle ve farklı puntolarda yazılmıştı. Ünlü ressam Leanardo da Vinci’nin kendisinden de ünlü Mona Lisa tablosundaki gibi, her bakan insan için ayrı bir anlam çıkarmak olasıydı. Afişe erkek bakıyorsa, prezervatifin erkeklik organını içine sokmasını istediğini düşünecekti. Bir kadın ise prezervatifli bir erkeklik organının içinde olmasını arzulayacaktı. Prezervatif herkes için yararlıydı…
Uzun bir sessizlik sonrası, «Aklına başka bir şey gelmiyor, değil mi?» dedi.
Yani sordu; yani haklıydı; yani haklı olduğunu söylemem gözünde daha da küçük görünmeme neden olacaktı.
***
Boğazın kıpırtılı denizinin üstündeki sandalımız, hafif hafif sallanıyordu. Gecenin karanlığını azaltan ay ışığı, ayın etrafına serpiştirilmiş yıldızlar, boğazın her iki yakasından da ışıldayan İstanbul; Orhan Veli’nin söylediği gibi “İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı…” havasında değil de, kocaman açtığım gözlerle boğaz suyunun üstündeki yaşama tanık oluyordum.
Ben sandalın baş kısmına uzanmış İstanbul’u izlerken, İsmail oldukça acıklı bir Trakya türküsünü derinden derine söylemeye başladı.
Sandaldakilerin aklı bende olmalıydı.
İsmail ile Salih’in yanaklarından inceden inceye gözyaşları süzülürken, direnen Rahmi’yse damlacıkları saklamasını becerdi. O da becerememişti aslında; gözleri dolu doluydu, arkadan gelen gözyaşları dizginlenemeyecek kadar çoğalmıştı, “Ha şimdi, ha şimdi!” derken, Rahmi müdahale etme gereğini duydu.
«Kes lan şu türküyü, balıklar kaçırıyorsun!»
***
Birkaç saat sonrasında hava kararmaya başlayacak, dünyanın bizim bulunduğumuz tarafı karanlığa gömülecekti. Saatler sonra biz yeniden aydınlanırken, karanlıkta kalan birileri olacaktı. Bu dünya hiçbir zaman aynı anda aydınlık olamayacaktı!
O zaman bilime, teknolojiye, sanata ne gerek vardı?
Ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, mutlaka karanlıkta kalan birileri olacaktı…
Mezarlıkta yapılabilecek en iyi şey felsefeydi!
***
Ateşi Zeus’tan çalarak insanlara verecek olan Promete’nin elinde bir kibrit kutusu olduğunu düşünüyorum. Sol elinin işaret parmağıyla yüzük parmağı arasına sıkıştırdığı kibrit kutusunun iç parçasını, aynı elinin başparmağıyla ileriye itiyor. Kısa duvarın üstündeki tavanın açılmasıyla kibrit çöplerinin bulunduğu kutuya güneş ışıklarıyla karışık oksijen doluyor. Sağ elini kutunun içine uzatan Promete, başparmağıyla işaret parmağı arasına sıkıştırdığı herhangi bir kibrit çöpünü alıyor. Dış kutunun uzun duvarındaki kava sürtmesiyle birlikte kibrit çöpünün ucu muhteşem bir ateşe dönüşüyor.
Promete’den aldığım kibrit çöpüyle insanlığa koşarken, “Alın işte!… Biz Promete ile birlikte Tanrı Zeus’tan ateşi çaldık!” diye bağırıyorum.
Ateşin varlığıyla medeniyet doğuyor…
***
Rahmi geçenlerde izlediği bir vahşi yaşam belgeselinden söz ediyordu. Anlattıkları gözlerimin önünde belirdi: Ritmi yüksek bir müziğin eşliğinde, çitanın biri antilop sürüsünü kovalamaya başlıyor. Onlarca antilop can pazarında koşuşturuyor. İçlerinden biri kurban olacak; en yaşlı, en genç, en çelimsiz, en kadersiz… Yaşayabilmek için devam eden vahşi koşuşturmada çitanın derdi de antiloplardan farklı değil; o da yaşamak istiyor; bunun için bir antilop gerekiyor; bir antilop, tek bir antilop! Üzerine zıplayan çitanın pençesine yakalanan genç antilobun yere devrilmesiyle koşuşturmaca sona eriyor. Az önceki yaşam yeniden eski ritmine geri dönüyor; bir tek çitanın pençelerinde can çekişen antilobun dışında…