Likya Limanları

Tunç Çağında başlayan Teke Yarımadası’ndaki deniz ticareti, engebeli ve geçilmesi zor kayalıkların arasındaki limanların sayesinde hareketliliğini yüzyıllar boyunca korumuştur.

Bu yazıda Antalya’nın yakından tanıdığı işadamlarıyla (Can Hakan Karaca, Ali Eroğlu, Ömer Arıcan, Ahmet Erdal, İbrahim Öz ve ‘Misty Blue’ yelkenlisinin sahibi Mehmet Hamamcıoğlu) Teke Yarımadası’nın Antalya tarafındaki Likya limanlarının izini sürdük. Çok kaliteli süngerleri ve Likya dağlarından indirilen değerli sedir ağaçlarıyla antik çağlarda ünlenen Antiphellos (Kaş) başlangıç noktamız oldu. İlk güneşin ışıklarıyla Kaş’tan Göz’e (Meis Adası) doğru yolculuğumuza başladık. Meis Adası’nın karşısındaki kayalıkları kahvaltı mekanı olarak seçtik. Mehmet Hamamcıoğlu denizin derinliklerindeki keşfini uzatınca sabah kahvaltısının lezzetli tarafını kaçırdı.
Kıyının yeşilliğine, denizin maviliğine ve de sohbetin derinliğine fazlaca kapılınca, zamanın ucunu kaçırarak, Sıçak Yarımadası’nın açıklarında kendimizi bulduk. İç tarafındaki Aperlai (Asar Koyu’na kurulmuş antik şehir) bölgedeki komşularının akıbetine uğrayarak denizin altında kalmış. Öğle saatlerinde Kekova Adası’nın karaya bakan kuzey tarafındaydık. Teimiusa (Üçağız) doğal limanlardan birinin ortasında kurulmuş. ‘Ben senden de güzelim,’ dercesine nispet yapan Simena (Kaleköy) hemen yakınlarına. Bu yöreye adını veren Kekova’nın da diğerlerinden fazlası var, eksiği yok. Üç Likya şehrinin arasında cennetin akvaryumunu bulduğumuzu söylemek abartılı olmaz. Etrafımızı çevreleyen liman şehirlerinin yarısı deniz yüzeyinin üstünde ise diğer yarısı suların altında; Likya sokakları, dükkanları, hamamları, evleri, kaya mezarları…
Ege ve Akdeniz medeniyetlerinin günümüze yansıyan manzarasına, birkaç hafta önce Simena Kalesi’nden bakarak büyülenmiştim. Şimdi dalış yapmanın yasak olduğu batık kentlerinin üstünde yüzerek keyfini çıkarıyoruz. Bu suların daha gizemli tarafı ise pusulanın olmadığı dönemlerde karaya yakın ilerleyen ticari gemilerin batıklarıyla dolu olması. Değerli yükleri yüzlerce yıldır talan edilmiş olsa bile, antik dönemin sırları denizin altında sırasını bekliyor.
Yüz civarında geyik, karaca ve dağ keçisinin yaşadığı Aşırlı Adası’nın korumasındaki Gökkaya Koyu’nda birinci günümüzü tamamlayacağız. Bol güneşli havada zincirimizi attığımız sırada, aniden bastıran sağanak yağmura yakalanıyoruz. Dar tentenin altında yağmurun keyfini çıkarırken, tek sıra halinde ilerleyen yüz kişilik trekking grubun kara tarafında yürüyor ve geçişleri tamamlanmadan da güneşli hava geriye dönüyor.
Likya döneminin liman yerleşimlerinden Andriake (Çayağzı), yörenin önemli metropollerinden Myra (Demre), Phoinikos (Finike), Gagai (Kumluca), deniz tanrısı Poseidon’un sevgilisinin adıyla anılan Melanippion (Karaöz) teker teker geride kalıyor. Beş Adalar’ın arasından geçerken, ters akıntılarıyla Antalya Körfezi’nin en tehlikeli yeri olarak bilinen, 227 metre yüksekliğe kurulmuş Gelidonya Feneri’nin panoramik manzarasını da arkamızda bırakıyoruz. Antik dönemde sayısız geminin kayalara sürüklenerek battığı sualtı mezarlığında olduğumuzun farkındayız. Bir başka doğa harikası olarak bilinen Suluada’da mola vermek için yelkenlimizi bağlıyoruz ama aniden deniz patlayınca sığınacak bir yere zaman kaybetmeden ulaşmamız gerekiyor. Adrasas’ı (Çavuşköy) geçerek, antik tanrıların koruduğu Porto Ceneviz Koyu’nun sakin sularında demirliyoruz. Her seferinde çiğköftelerimiz Ahmet Erdal’ın elinden çıkıyor. İkinci gecemiz de keyifli sohbetler arasında İbrahim Öz’ün yakaladığı balıklarla tamamlanıyor.
Son günümüzün Pamfilya sularının güçlü rüzgarlarda yelken basarak geçtiğini söylemeliyim. Likya uygarlığının önemli yerleşimlerinden ve daha da önemlisi, antik tanrıların yaşadığı rivayet edilen Olympos’tan adını alan liman kentinden üçüncü günün yolculuğu başlıyor. Su tedariki için Khimaira’daki (Çıralı) maceralı molanın dışında, üç ayrı limanı bulunan Phaselis (Tekirova) ve en uçtaki İdryos’u (Kemer) geçerek Antalya’ya ulaşıyoruz. Yat limanındaki final ise Can Hakan Karaca’nın çeşitli salataları ve bizi karşılamaya gelen Gürcan Bicik’in pembe şarapları eşliğinde, yakaladığımız balıkları ziyafete dönüştürmemiz oluyor. Her deniz yolculuğunda daha fazla bağlarımızın güçlendiği Epiküryen ruhlu arkadaşlarıma da birkaç satır ayırmam gerek:
Ömer Arıcan: “Antalya Limanı’na geldiğimizde, arkamızda her anı neşeli üç gün, 83 deniz mili, tarih kokan bir kıyı şeridini geride bırakmanın burukluğu vardı. Damağımızda bin bir tatla sonraki yolculuklara yelken açmayı planlayarak vedalaştık.”
Ali Eroğlu: “Eşsiz doğayı nerdeyse bütün güzellikleriyle ve eşsiz dostlarla 50 feet alanda yaşamak harika bir hatıra oldu.”
Bu zaman dilimini ‘Misty Blue’ yelkenlisinde yaşamamıza vesile olan deniz sevdalılarına teşekkürler…

Categories: