otobiyografi

60’LI YILLAR…

Bir memurun çocuğu olarak doğmak…
Bulgaristan doğumlu olan sarı saçlı, mavi gözlü babam; babasının kucağında Türkiye’ye kaçışları, annesinin ölümü, üvey anne, üvey kardeşler, annesinin akrabaları yanında geçen çocukluk günleri, okuduğu bir kitap sonrasında polis olmaya karar verişi, kısa süren bir İstanbul macerası sonrasında, 60’lı yılların başında, Suriye sınırına yakın bir Anadolu kasabasına tayin oluşu…

Bir aşiret ağasının tek kızı olan kara siyah saçlı kahverengi gözlü güzeller güzeli annem; ağababasının erken ölümü, ağalığın gücünün eline tutuşturulduğu annesi, ilkokulu bitirdikten sonra bir genç kız olduğu düşünülerek okulunun devamına izin verilmemesi…

Suriye yakınlarındaki kasabaya turneye gelen bir çadır tiyatrosu, ilk karşılaşma, 60’lı yılların başlarında bir romanın sayfalarını dolduracak kadar uzayan bir aşk öyküsü ve milyonlarca aday arasından, anımsayamadığım bir boğuşmayla memur çocuğu olarak “merhaba” diye dünyaya sesleniş…

Bir memur çocuğu olarak büyümek…
Bir memur çocuğu olarak doğduğunuzda, çoğu zaman doğduğunuz yerde büyüyemezsiniz. Ben altı aylık bebekken, Suriye yakınlarındaki doğduğum kasabadan Çanakkale’ye tayin olmuşuz. İki kardeşim arka arkaya Çanakkale de doğmuş; bir kız, bir oğlan! Ben ailemin biricik çocuğuyken, üç yıl içinde kardeşlerimin abisi olmak zorunda bırakıldım. Çok geçmeden, üç kişilik aile olarak geldiğimiz Çanakkale’de beş kişi olarak İzmir’in Selçuk ilçesine tayin olduk; oradan Antalya’ya; oradan Antalya’nın ilçesi olan Manavgat’a; oradan yine Antalya’ya…

Oradan oraya babamızın peşinde sürüklenirken çocukluk arkadaşları geçmişin içinde kaybolup gitti. İlkokula nerede başladığımı anımsamıyorum. Söylediklerine göre; altı yaşımdayken komşumuzun çocuğu ilkokula başlayınca ben de okula gitmek istemişim, inadıma direnemeyen ailem yalandan okula göndermiş. Derslerde arkadaşlarım kadar başarılı olunca gerçekten kayıt yapmak zorunda kalmışlar…

70’Lİ YILLAR…

İlkokul günlerinden aklımda kalan en önemli anılardan biri; sınıfın en çalışkanlarından olan sınıf başkanımızın, karne ödülü olarak alınan bir kilo dondurmanın tamamını yediği için ölmesi; onun mezarına sınıf öğretmenimiz ve sınıf arkadaşlarımızla giderek hep beraber ağlamıştık.

Ortaokul günlerimden aklımda kalanlardan bir fen bilgisi öğretmeni vardı; sert bir adamdı; fırlattığı tebeşirler her seferinde kafaya isabet ederdi. Günün birinde hocamız cezaevine kapattılar. Orada kendisini Sınıf arkadaşlarımla birlikte ziyaret ettik. Niye oraya kapatıldığını ne biz sorduk, ne de kendisi söyledi. Biz karısını boynundan asıp intihar süsü verdiğini öğrenmiştik; o zaten ne yaptığını biliyordu. Bir çocuk için ne kadar da zor anlar…

Babamın dokunmamıza izin vermediği bir fotoğraf makinesi olduğu halde zaman zaman fotoğraf stüdyosuna giderek aile fotoğrafı çektirirdik. Bugün o yıllara dönüp baktığımda aramızda birer yaş olan kardeşlerimle önceleri tek tip, biraz daha büyüyünce, erkekler ayrı, kız ayrı giyinmeye başladığımızı gülümseyerek fark ediyorum.

Kıyafetlerimizi annem dikerdi. El bebek, gül bebek yetiştirilmiş, bu günün insanının “çocuk” diye tanımladığı yaşlarda evlenmiş, evliliğinin birinci yılında ilk bebeğini doğurmuş olan bu kadın; bir yandan çocuklarını, bir yandan da kendini büyüten annem; ağa kızı kimliğinden sıyrılarak bir memurun karısı olmayı becermiş; zamanı geldiğinde ailemizin yükünü yıllarca sırtında taşımıştı.

Altı yaşına kadar okula gitmek için verilen direniş, sonrasında ise sonu gelmek bilmeyen on bir yıllık ilk, orta ve lise dönemi; bu süreye ek olarak ilave edilmesi gereken lise son sınıfta üç yıllık bekleyiş; boş gezenin boşta gezen kalfası olarak, Antalya otogarında ayakçılık, pazarlarda pazarcılık, gıda plasiyerliği, saat pazarlamacılığı, soğutmacılık, emlakçılık…

On iki eylül darbesinin yaklaştığı günlerde, sağdaki ya da soldaki illegal örgütlerinin, yok edilecekler listesinin üst sırasında yer alan babam, çocuklarını o dönemin kaosunda korumayı becermiş ama kendisini kurban etmişti; belki de o dönemin kurbanı bütün bir toplumduk.

80’Lİ YILLAR…

Ülkemde darbe olmuş…
1980 yılının on iki eylül sabahında tüm topluma yapılan darbe aşısıyla ülkemin kaderi değişmiş. Kaçabilenler kaçmış, kaçamayanlar cezaevlerine tıkılmış; geride kalanlar ise ne yapacaklarını bilememiş. Daha birkaç gün öncesine kadar birbirleriyle gördükleri yerde kavga edenler, küfürler savuranlar, öldürenler, öldürmeye çalışanlar; artık birbirlerini görmezlikten gelmeye başlamışlar.
İnsanlar birbirini öldürmez olunca derin bir “oh!” çekmişiz!
Çok geçmeden darbe aşısının yan etkileri ortaya çıkmış; isyanlar, işkenceler, yargısız infazlar; kaypak zeminde yaşayan dönek bir toplum…

Bin dokuz yüz seksen yılının birkaç yıl öncesi ve bir kaç yıl sonrası: Bol bol okunan Aziz Nesin kitapları, yerli yazarlar, yerli yersiz okunan kitaplar, Antalya’nın yöresel Şelale Gazetesi’nde yayınlanan öyküler, uzun bir günlük, yazılan öyküler, tiyatro oyunu tarzında yazılmaya çalışan kısa oyuncuklar, yaşama ilişkin notlar…

Yaşasın tiyatro; amatör tiyatro çalışmaları ile konservatuar sınavlarına hazırlanmanın yanı sıra pavyonda ve düğün salonunda komedyenlik…

On iki eylül sonrasında sarıldığım tiyatro bütün yaşamımın akışını değiştirdi; bin dokuz yüz seksen iki yılı ve sonrasındaki dört yıl: A.Ü. Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nin Tiyatro Bölümü; bu güne kadar tiyatro bölümünün gördüğü en kalabalık sınıf; 80 öncesinden kalan öğrenciler ile 80 sonrasında gelenlerin karışık kokteyli; özgüvenli bir kişilik, biraz eğitim, biraz bilinç; dolu dolu yaşanan üniversite yılları; A’dan Z’ye tiyatro eğitimi; kuramsal bilgiler, yönetmenlik, yazarlık, oyunculuk…

Turgut Özakman’dan dört yıl boyunca alınan yazarlık dersleri, Sevda Şener, Metin And, Ergin Orbey, Nurhan Karadağ, Sevinç Sokullu, Ayşegül Yüksel ve diğer hocalarımızdan alınan, tiyatro ve daha da önemlisi yaşama hazırlık dersleri; tiyatro bölümünde, devlet tiyatrolarında, özel tiyatrolarda oynanan oyunlar; yazılan tiyatro oyunları, yazılacak oyunların taslakları, dünya tiyatrosunun akışını değiştirecek projeler…

Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesini kazanış, göz açıp kapayana kadar geçen dört sene içinde tiyatro bölümünden mezun olarak Antalya’ya diplomalı bir tiyatrocu olarak geri dönüş; iki yıl boyunca yazılan, yönetilen, oynanan tiyatro oyunları; Antalya tiyatrosuna katkıda bulunabilmek için gece gündüz demeden verilen idealist bir direniş…

TRT’nin tek kanal olduğu dönemde Ankara Televizyonu’nda geçen iki yıl; bir dizi film, birçok belgesel; Ankara Televizyonu’nun doğru yer olmadığını kavrayarak Antalya’ya yeni bir dönüş daha…

Amacın yalnızca para kazanmak olduğu iki yıl süren büro makineleri pazarlamacılığı; Antalya-Muğla hattında yapılan yüz binlerce kilometre yol, binlerce iş görüşmesi, yüzlerce satış…

Üç bölümlük dizide askerlik öncesi oynanan başrol…

90’LI YILLAR…

Askerlik sonrası kendi işimin patronu olarak yeniden iş hayatına dönüş; bu arada evlilik, bu arada oğlumun doğumu; bu arada yaşamın kolay bir lokma olmadığını anlayamadan, nereden ve nasıl geldiği anlaşılmayan darbeler: bir sağ, bir sol, bir kroşe mideye, bir aparkat çeneye; cansız bir et yığını olarak yere devriliş; daha sonraki sekiz on yıl içinde derin bir sessizlik…

2000’Lİ YILLAR…

Aradan geçen yirmi yıl sonrasında tiyatro bölümünden mezun olanlar “Neler yapmışlar?” diye baktığımda; birçok arkadaşım tiyatronun içinde kalmış: Devlet tiyatrolarındakiler, şehir tiyatrolarındakiler, kendi tiyatrosunu kuranlar; en köklü tiyatro okullarında ders veren akademisyenler; televizyon ekranının önünde ve gerisinde emek verenler; tiyatro oyunu yazarları, öykücüler ve bu listenin dışında kalan başarılı insanlar…
Aynı dönemde okuduğum, üç dönem alt ve üst sınıflarla yaklaşık yüz kişilik öğrenci topluluğu bugün büyük işler başarmaya devam etmekte…

”Bir, iki, üç, dört, beş,” derken; on kitap, sekiz tiyatro oyunu yazdığım Ankara’daki geçmişime yeniden veda ediş…

Bir dünya dolusu projeyle geldiğim İstanbul’da profesyonelce yazarak varolmanın keşmekeşliğine bodoslama dalış…

"Her Zaman Yazar..."